Necdet Şen - 1997
Göz kapaklarımı ne zaman yumsam; soru dolu bakışlarıyla beni izleyen ufak bir oğlan çocuğuna yakalanıyordum. Sanırım o benim budanmış çocukluğumun hayaletiydi. Kendime doğru giden bu çileli gurbet yolundaki rehberim.
Yerli Malı haftalarından, Saatli Maarif Takvimi'nden, sütun yazarlarının ve niyet tavşanlarının birkaç cümlelik hayat derslerinden malûl sokma aklımdan sıyrılma denememde en güvenilir rehber.
Yolculuk boyunca kâh teğet geçtiğimiz yaşantıları izledik onunla, kâh kendi içimize dönüp bir zamanlar bildiğimiz, ama sonradan her nasılsa unuttuğumuz o ezelî bilginin izini sürdük. Masalların, dinin ve felsefenin de aradığı gizemli ülke, içimizi kemiren o ölümcül soru: "hayatın bir anlamı var mı?"
Sınırsız düş gücümüz, bir hamburgerci menüsü kadar yalınkat ve otomatiğe bağlanmış olan yaşantılarımıza inat, uçsuz bucaksız bir evrende dolanıyordu.
Çok okuyan da, çok gezen de, çok hayal kuran da aslında hep o belâlı sorunun tutsağıydı: Ben kimim?
En esrarlı yolculuk, kendi varoluşumuzun kaynağına, ruhumuzun derinliklerine doğru yaptığımız keşif gezintileriydi.
Bezgindim. Hiç bir yere gittiğim yoktu aslında. Uyandığım her derbeder otel odasında kendi bunaltıcı gölgem "namaste" diyordu bana.
Atman diye bir yer vardı; onu arıyordum.
Bir seyahatname yazacaktım. 1997'yi 98'e bağlayan sonbahar ve kış aylarında karayoluyla İran ve Pakistan üzerinden geçerek Hindistan ve Nepal'e yaptığım yolculuğun ve bu yolculuk boyunca ensemde hep soluğunu hissettiğim, bir hayalet gibi beni izleyen minik bir oğlan çocuğunun ve aynı yolları benden 81 yıl önce kat etmiş olan dedem Rıza Bey'in hikâyesini anlatacaktım.
Yolculuk sırasında Hi8 video kamera ile çektiğim görüntüler, yazdığım gezi güncesi, karaladığım desenler, neden yollara düştüğümün ipuçlarını içeren çizgi roman sayfaları ve Rıza Bey'in kalın fotograf albümünden alınmış sararmış fotograflar, bir kitap ve sinema filmi olarak tasarlanmıştı.
Ama ense kökümdeki bir mırıltı, durmaksızın "toplumsallaşmak, duyarsızlaşmaktır, kendini pazarlamacıya dönüştürme, içindeki çocuğu öldürme"diye fısıldıyordu.
Haklıydı sanırım. İçimdeki en eski BEN (minik neco), gerçek hayatın çizgi filmlerdekinden ve çocuk kitaplarındakinden farklı ve fazlasıyla hesaplı olduğunu o benden önce kavramış ve toplumsal hayattan uzakta, kuytu bir köşede saklanmıştı.
Yüreğini döktüğün bir kitap yazmak, bir film çekmek, erdemli davranmaya çalışmak, sende var olanı menfaat kaygısı gütmeden herkesle paylaşmak, sadece masallarda karşılığını bulabiliyordu. Oysa gerçek hayatta bir eser, basılmak ve yayınlanmak için sanatçıyı "pazarlamacı olmak" ya da "gözlerden ve gönüllerden ırak olmak" ikilemiyle baş başa bırakıyordu.
Bir kitap yazdığında, onu okurlarınla paylaşman için "konu neydi?" diye soran ve "konuyu" anlama ihtimali çok zayıf olan vasat birilerinin barajını aşmak zorundaydın.
Bunu yapabilecek tahammülü gösterebilsen de karşına muhtemelen, aslında senin yerinde olmayı isteyen ama bunu göze alamadığı için sebat gösterip yayınevi editörü ya da film prodüktörü falan olan ve işte şimdi "ödeşme" anının gelip çattığını düşünen darbeli bir adam çıkacaktı.
"Konu neydi?" diye soran sekreterlere ve cep telefonu, elektronik turnike, füme camlar arkasına saklanmış, korkularını modern yaşamın gürültüsünde boğmayı seçmiş cici çocuklara anlatacak bir konum yoktu.
Kulak tozumdaki minik neco kırk yıl evvelinden fısıldıyordu: "Yapma! Harcama kendini!"
İçimdeki sesin (uzun yıllar önce bir sahil kasabasında karanlıklara itelediğim ve susturduğum o kırılgan çocuğun) çağrısına kulak verdim. Köşeme çekildim.
O plazalar çöker, yerine yenileri yapılır, o plazaların granit koridorlarında gölge gibi dolanan ve aslında ölü olduğunun farkında bile olmayan konu mankenleri bir gün unutulur ve eğer yazılan şey sahiciyse yüz yıl sonra bile olsa kendi okuyucusunu bulurdu.
Yıllar geçti bu kakofoninin içinde konuşmanın anlamsızlığını sezip ansızın susuvermemin üstünden. Ve şimdi, bu uzun (belki çok kısa) suskunluğumun ardından, aslında kaç kişi olduğunu hiç öğrenemediğim (bir kişi bile olsa, onun hatırı için yazmaya değer) hakiki okuruma duyduğum özlem, belki onun da beni özlemiş olabileceği beklentisi, içimdeki bir ses, üç yıl evvel yazdığım ve sonra gözümden ırak bir yere kaldırıp unutmayı yeğlediğim kitabımı, çizdiğim resimleri, çektiğim fotograf ve videoları, bu kargacık burgacık iç yolculuk güncesini onunla, sahici okurumla bu elektronik dergide paylaşma zamanının geldiğini fısıldıyor.
"Nereye?" adını taşıyan bu sponsorsuz, reklamsız, tişörtsüz, takvimsiz, kokteylsiz seyahatnamenin "kahramanı" değil, yalnızca tanığı ve anlatıcısı olan ben, sadece coğrafya üzerindeki bir yer değiştirmeyi değil, aynı anda Cemal Gürsel yüzüklerine, Cumhuriyet balolarına, Tommiks, Doğan Kardeş ve bütün çocuk klasiklerinin sayfalarına, doğduğu toprakları bir Osmanlı tebaası olarak terkedip, birkaç yıl sonra T.C. vatandaşı olarak geri dönen dedemin solgun fotograflarında kalan uzak geçmişime (geçmişimize) uzanan masalsı bir yolculuğu anlatıyorum. Ense kökümde soluğunu hep hissettiğim minik rehberimin eşliğinde.
Kıblesini Batı'ya çevirmiş ve oradan ala ala tüketim toplumu değerlerini almış olan ülkemde hem bireysel hem de genel ölçekte yaşamakta olduğumuz sıkışıklığın halihazırda bulamadığımız (ya da benim bulamadığım) yanıtına belki oralarda, gizemci felsefenin kaynağında rastlarım diye.
Zaten Asya memleketlerine, özellikle de Nepal ve Hindistan'a karşı Batı dünyasında epeydir var olan merak ve "keşfetme" (bayrak dikme) arzusu artık Türkiye'de de yaygınlaşıyor; hatta modaya dönüşüyor: "Ben Hindistan'da iken" diyebilmenin şıklığı, Buda heykelciği, tütsü, Tibet şapkası, sari, meditasyon, yoga tekkeleri, limuzinli gurular, mantralar, "Om Mani Padme Hum" vesaire, blucinin üstünde cuk oturuyor son yıllarda.
Belki biraz da bunları anlamak ve dinleyebilene kendi sesimle anlatmak istedim.
Doğu felsefesinin temelinde yatan çileci tavır başka nasıl kavranabilirdi ki? Onların her gün yediği sağlıksız yiyeceklere kanaat etmek, onların yaşadığı mezbeleliklerde uyumak, aynı külüstür taşıtlarla yolculuk edip, yorgunluğu, hastalığı, pisliği, kendini önemsememeyi, en kötüsü de belirsizliği göze almak, ambalajlanmamış bir hayatı denemek zorundaydım.
Neden mi zorundaydım? Sorma bunu. Yanıt aradığım acıtan sorular vardı.
Mutsuz bir adamdım açıkçası. Alıştığım ve tutsak olduğum konfordan, her çeşit güvenceden, beni ben yapan takıntılarım ve takıntılarımı besleyen toplumsal çevreden uzaklaşmalı, kendime (kabuğun altındaki gerçek kendime) soyunmalıydım.
Çok okuyan da, çok gezen de, çok hayal kuran da aslında hep o belâlı sorunun tutsağıydı: Ben kimim?
En esrarlı yolculuk, kendi varoluşumuzun kaynağına, ruhumuzun derinliklerine doğru yaptığımız keşif gezintileriydi.
Bezgindim. Hiç bir yere gittiğim yoktu aslında. Uyandığım her derbeder otel odasında kendi bunaltıcı gölgem "namaste" diyordu bana.
Atman diye bir yer vardı; ben onu arıyordum.
Kitaptan Bölümler
Kitap Hakkında Yazılar
Nereye? / Necdet Şen / Hindistan, Nepal, Pakistan ve İran yollarında aylar süren yolculuğun güncesi. 264 sayfa, 22 renkli fotograf, Parantez Yayınevi 2001
İstanbul'dan otobüs ile Gürbulak sınır kapısı... İran'da Bazargan, Tebriz, Tahran, Kum, Isfahan ve Zahedan yakınlarında Mirjaveh sınır kapısı... Pakistan'da Taftan Çölü üzerinden Kuetta, Sukkur, Karaçi, Gadani, Tezgam Ekspres ile Lahor... Hindistan'da Amritsar, Delhi, Jaipur, Ajmer, Pushkar, Delhi... Otobüs ile Sanuali sınır kasabası... Nepal'de Kathmandu, Bakhtapur, Patan, Pokhara... Sanuali üzerinden tekrar Hindistan... Varanasi, Delhi, Agra, Fatehpur Sikri, Jaipur, Jodhpur, Jaisalmer, Bikaner, Delhi'nin ünlü Paharganj semti, tekrar Agra... Taj Mahal bahçesinde aylaklık günleri... Bir kez daha Delhi... Uçakla Moskova, oradan İstanbul... Ve satır aralarında bol bol Tirebolu... Uzaktaki çocukluk ülkesi...
Okura Not: Son zamanlarda giderek artan bir sıklıkta "Nereye'yi -internet de dahil- hiç bir yerde bulamadığını ve bu konuda kendisine yardımcı olup olamayacağımı" soran postalar alıyorum. Bu tür isteklere her seferinde "elimden gelen bir şey yok" türünden cevaplar vermek beni üzüyor.
Parantez'in bastığı kitabın ilk baskısı bitti. (Galiba artık Parantez adında bir yayınevi de kalmadı.) Benimse hiç kimsenin kapısını çalıp "kitabımı basar mısınız" diye sormaya niyetim yok.
Beni anlayacağınızı umuyorum. "Gene de anlayamadım" diyorsanız, şu yazıyı okumanızı öneririm:
Bir yiğit bir kitap yazsa, gör başına neler gelir!
©