Nereye?

Merhum Rıza Bey'in serüvenleri

Necdet Şen - 1997


Bütün bir yaz mevsimini Feneryolu'ndaki gizli bahçemde hamağıma uzanmış, seyahat kitapları okuyarak ve çikolatalar, pastalar, hayaller arasında, içimdeki büyümek istemeyen çocuğun gönlünü hoş etmeye çalışarak geçirmiştim.

Dışarıdaki dünya bana göre değildi. İnciticiydi.

Sonra ani bir kararla sırt çantama birkaç parça giysi ve üç beş kitap tıkıştırıp yollara düşüverdim.

Seksen küsur yıl önce dedemin geçtiği yolculuk güzergâhını izleyerek, parasız pulsuz, haritasız pusulasız, yayan yapıldak Hindistan'a gidecektim.

Oralarda ne bulmayı umuyordum, bilemiyorum.

Rahmetli Rıza Bey, birinci harbi umumî yıllarında belki de deve sırtında katetmişti aynı yolları. Kimbilir hangi nedenle gencecik bir gelin olan karısını ve kucaktaki oğlunu (babamı) Doğu Karadeniz'in kıyıcığındaki bir köyde terkedip İstanbul'a gitmişti. Bir kavgada birisini yaraladığını ve zaptiyeden kaçtığını anlatırdı babam. Bilinmez, belki de asker kaçağıydı.

İstanbul'da paçayı ele verince "seç birini, hapis mi, Ortadoğu'da casusluk mu?" denmiş, o da ikincisini seçmişti. Ve Bağdat'ta manifaturacılık kisvesi altında memleket hesabına istihbarat yaparken, günün birinde, 'Mısır Nazırı' olan kayınçosunun ihbarıyla yakayı ele vermiş, soluğu idam mangasının karşısında almıştı.

Son dakika mucizeleri o zamanlar olağan işlerdenmiş. Yağlı ilmek tam boynuna geçirildiği anda bir haberci Prens Faysal'ın Türk mahkûmu görmek istediği mesajıyla gelmiş ve apar topar Prens hazretlerinin karşısına çıkartılmış Rıza Bey.

Prens "merak ettim" demiş, "ola ki eline bir fırsat geçseydi beni öldürür müydün?"

Rıza Bey, "nasıl olsa kelle gitti" diye düşünüyormuş. O nedenle hiç çekinmeden "evet" cevabını yapıştırmış. Bunun üzerine Prens Faysal yumuşamış ve şöyle buyurmuş:

"Siz Türklerin cesaret ve mertliğine oldum olası hayranlık duymuşumdur. Hayatını bağışlıyorum."

O zamanlar şimdiki gibi değil, Ortadoğu kaynıyormuş. İngiliz Kemaller, Arap Lavrensler fink atıyormuş ortalıkta. Doğu Hindistan Kumpanyası bölgede göz açtırmadığı gibi, Yemen çöllerine giden de geri gelmiyormuş.

Ne Şam'ın şekeri, ne de Arab'ın zekeri istenmezmiş o yıllarda. Araplar, yakaladıkları Türkleri İngilizlere teslim ediyormuş; onlar da savaş esiri olarak daha doğuya, Hindistan'a yolluyorlarmış. Dedemi de onların arasına katıp göndermişler. Taa o zamanlar Sultan Abdülaziz kıymetli taşlardan yapılmış bir tespih hediye etmişmiş dedeme. Dedem onu sonra babama vermiş; babam da bana vermişti; ben de birine verdim; ama kime verdiğimi hatırlamıyorum.

(Sayfa 7,8)

 

Nereye? / Necdet Şen / Hindistan, Nepal, Pakistan ve İran yollarında aylar süren yolculuğun güncesi. 264 sayfa, 22 renkli fotograf, Parantez Yayınevi 2001

İstanbul'dan otobüs ile Gürbulak sınır kapısı... İran'da Bazargan, Tebriz, Tahran, Kum, Isfahan ve Zahedan yakınlarında Mirjaveh sınır kapısı... Pakistan'da Taftan Çölü üzerinden Kuetta, Sukkur, Karaçi, Gadani, Tezgam Ekspres ile Lahor... Hindistan'da Amritsar, Delhi, Jaipur, Ajmer, Pushkar, Delhi... Otobüs ile Sanuali sınır kasabası... Nepal'de Kathmandu, Bakhtapur, Patan, Pokhara... Sanuali üzerinden tekrar Hindistan... Varanasi, Delhi, Agra, Fatehpur Sikri, Jaipur, Jodhpur, Jaisalmer, Bikaner, Delhi'nin ünlü Paharganj semti, tekrar Agra... Taj Mahal bahçesinde aylaklık günleri... Bir kez daha Delhi... Uçakla Moskova, oradan İstanbul... Ve satır aralarında bol bol Tirebolu... Uzaktaki çocukluk ülkesi...

Okura Not: Son zamanlarda giderek artan bir sıklıkta "Nereye'yi -internet de dahil- hiç bir yerde bulamadığını ve bu konuda kendisine yardımcı olup olamayacağımı" soran postalar alıyorum. Bu tür isteklere her seferinde "elimden gelen bir şey yok" türünden cevaplar vermek beni üzüyor.

Parantez'in bastığı kitabın ilk baskısı bitti. (Galiba artık Parantez adında bir yayınevi de kalmadı.) Benimse hiç kimsenin kapısını çalıp "kitabımı basar mısınız" diye sormaya niyetim yok.

Beni anlayacağınızı umuyorum. "Gene de anlayamadım" diyorsanız, şu yazıyı okumanızı öneririm:

Bir yiğit bir kitap yazsa, gör başına neler gelir!

 

©